My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

 GECEYE İTHAFEN

GECEYE İTHAFEN

Bir garip his peyda oluverdi gecenin rahminde. Acılara gebe gece. Uykusuzluğa gebe. Tek umudum sokak lambaları. Belki diyorum insanlara yol gösteren, önünü aydınlatan bu ışık demeti bir çare bulur karanlığıma. Ama ne fayda ışık demeti birden karanlık bir kutuya dönüşüyor, başka bir kapıya der gibi. Başka kapı olarak konuşmayı deniyorum ama sanki tıp oynuyormuş gibi büyük bir ciddiyetle sıkılıyor ağzım. Kelimelerin kifayetsizliği çıkıyor açığa. "Vah" diyorum "eyvah" diyorum. Nasıl anlatacağım şimdi derdimi? Nerden bulacağım Lokman Hekimimi? Sonra birden düşünmeye başlıyorum. Şimdi haykırsam derdimi veya bir beste yapsam o zaman biter mi gece? Gezinse parmaklarım piyanonun tuşlarında veyahut nefesim can verse bir mızıkaya, ne çare? Gece aynı gece... karanlık aynı karanlık. Dertler derya olurken ben de boğulmamak için kaleme sarılıyorum. Yılana sarılmak caiz de kaleme sarılmak suç mu? Bir sarıldın mı kaleme ya kendi derinliğinde boğulursun ya da kafanı kuyudan çıkartıp gökyüzünü selamlarsın. Ben gökyüzünü selamlamaya çalışanlardanım. Ben de böyle derman buluyorum işte. Yazmazsam eğer Sait Faik Abasıyanık gibi çıldıracak noktaya gelmem içten bile değil. Hani yazı hayatına uzun bir ara veriyor ya yazar daha sonra yaşadığı bir olaydan sonra tekrar yazmaya başlıyor. Merak ediyor insanlar "neden yazmaya başladın?" diye soruyorlar. Yazar da içime dert olan o cümleyi söylüyor " yazmasaydım eğer çıldıracaktım." O günden beri çıldırmamak için yazıyorum. Uç noktalarda hissettiğim duyguların tanımını yapmak rahatlatıyor beni. Söylesem hiçbir şey ifade etmeyecek, bir kulağımdan girip ötekinden çıkacak olan kelimeler, yazınca ya da başka bir yerde okuyunca panzehir gibi geliyor. İnsan kendi hislerini, düşüncelerini, hayallerini, başka bir ritimde, başka bir mısrada gördüğü zaman hemen sahipleniyor hayatı. Yalnız olmayışım bu dünya da bana cesaret veriyor. "Bir ben vardır benden içeri" diyen Yunus Emre gibi bana da benden başkasıyla konuşmak iyi geliyor. Yazmak: insanın kendisiyle konuşma eylemi değil; örselenmiş, cesarete ihtiyacı olan benliğini açığa çıkarma eylemidir. Bu sebepten sanırım yazdıkça alevleniyor şevkim. Ve anlıyorum ki derdim ne gece ne karanlık ne de sokak lambaları. Benim derdim (bana kalırsa tüm insanlığın derdi bu) anlaşılmak. Bizlerde anlaşılamamanın verdiği bu acıyı ve daha nicelerini geceye mal ediyoruz. Aç kalan tok olanın, siyahi beyazın, seven sevdiğinin, fakir zenginin, halk siyasetçilerin kendisini anlamasını bekliyor. Ve dikkat edersiniz ki anlaşılmayı bekleyenler hep zayıf kesim. Ben de anlaşılmayı bekliyorum. O halde ben de güçsüz ve zayıfım. ‘Fakat artık anlaşılmayı beklemek yetmiyor bana, ben artık anlaşılmayı beklemek değil bağıra bağıra yazmak istiyorum.’ Bu yazıyı buraya kadar sıkılmadan okuduysanız veya bazı cümlelerin altını çizdiyseniz, tebrikler. Siz de bendensiniz! Madem ki hepimizin derdi Oğuz Atay gibi ölmeden önce anlaşılmak o halde mücadelemizi beraber vereceğiz. Nasıl mı? Hemen tarifini veriyorum. Öncelikle elinize bir kalem bir de kağıt alın. Sonra müsaitse balkona veya masa başına geçin. (Ben şu an masa başındayım.) Daha sonra boşta kalan elinizi çenenizin altına koyun. İlk başlarda kalem kağıdın üzerinde bir kaç tur döner bir yerleri çizmeyi başlar ve bu yeni emeklemeye başlamış bir bebeğin heyecanı kadar güzeldir. Az kalsın unutuyordum söylemeyi, benim için müzik çok önemlidir. (Tabi bu sizin tercihiniz.) Sonra da doluşsun fikirler, düşünceler, hayaller zihin senaryosuna. Kelimelerin sizi büyülemesine izin verin. Ve ne olursa olsun her halükarda yazın. Dağlara, taşlara, ovalara, okul sıralarına, boş duvarlara... Yazın ki karanlığınız dağılsın. Geceyi dert etmek yerine gecenin güzelliğini seyredin. Anlaşılmayı beklemek yerine anlatın belki bir anlayan çıkar. Beni anlamaya çalıştığınız, karanlığımı dağıttığınız için sağ olun. Anlaşılmak için üzerime düşen görevi yaptığıma göre geceye afili bir cümle bırakabilirim. "Nazım Hikmet" diyor ki Ben diyorum ki ona: -Kül olayım Kerem gibi Yana Yana. Ben yanmasam Sen yanmasan Biz yanmasak Nasıl Çıkar Karanlıklar Aydınlığa O zamanda Nazım Hikmet anlaşılmamanın yaratmış olduğu karanlığı bu şekilde dağıtmış. Ben de diyorum ki: Ben yazmasam Sen yazmasan Biz yazmasak Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? Sibel İnan

AH KÜLTÜR VAH KÜLTÜR

AH KÜLTÜR VAH KÜLTÜR

Yapılan sayımlara göre evrende 7.53 milyar insan bulunmaktadır. Yaşayan bu fertlerinde her birinin kendisine muhtas ve varlığını temsil eden kimliği vardır. Bu fertler tabiatları gereği topluluklar halinde oluşurlar. Her soyut topluluğunda kendine has bir kimliği vardır ki biz buna kültür deriz. Her kültür kendini meydana getiren değerlere, coğrafyaya, iklime, fertlere ve daha birçoğuna içkindir. Aynı zamanda bunlardan bağımsız olarak bunların üstünde bir yapıyı da temsil eder. Bunun en tabi örneği olarak Hint kültürüne ait bir baharat karışımı olan Masala’yı tek bir Hintliye indirgeyemeyeceğimiz gibi Masala’nın yemek kültürüne olan girişini sağlayan Hint topluluğunda azımsayamayız. Yine kültür toplumun geçmişini de barındırır. Bir toplumun atalarını tanımanın anlamanın hatta ve hatta o toplumun insanları hakkında bilgi sahibi olmanın en iyi yöntemi de o toplumun kültürüne bakmaktır. Bu sebeptendir ki kültür her ne kadar geçmişten beri süregelen bir oluşum olsa da geleceği etkileyende yine odur. Tek bir kültürün çatısı altındaki insanlarda her ailenin fertleri gibi her türlü zorluğa karşı birbirini korur. Yani milli kültür bir nevi aile bağı gibidir. Aynı kültürü paylaştığımız hiç tanımadığımızı sandığımız bir insanı bile aslında tanıyoruzdur. Bildiğimiz üzere Türkler geçmişten beri çok uluslu bir yapıya sahiptir. Bu ulusları her ne kadar bir arada tutan sınırları belli kara parçaları olsa da maneviyatın bu kaynaştırma ve bir arada tutma konusunda faydası çok büyüktür. Kültür de bir ülkeyi maddi ve manevi yönden temsil eder. Çoğu zaman turist kesimler akıllarında yatan o Türklerin anlata anlata bitiremediği kültürleri ile alakalı soruları ve merakları üzerine ülkemize gelirler ve memnun bir şekilde ayrılırlar. Kültür aslında farklı mevsim koşullarında değişen, gelişen yeri geldiğinde çiçekler açan, yeri geldiğinde kurumaya yüz tutan ağaç misalidir. Bu ağacı çiçek açtırmakta kurutmakta bizim elimizde oysaki nasıl bir ağaca ilgimizi, şefkatimizi, bakımlarını verdiğimizde meyveleri ile bizi donatıyorsa kültüre de aynı şekilde davranmalıyız. Özüyle bir ülkeyi önce insanları sonra ise kültürü temsil eder. Şimdi biraz da takvimlerimizi yakın bir tarihe alıp kültür anlayışına değinelim. Günümüzde ki kültür anlayışına değinelim. Günümüzde sözde kültür başlığı altında geçip lakin özünde kültürden bir o kadar uzak olan birçok şey var. Örneğin artık insanoğlunun kültürü batıya özenmek olmuş. Kendi örf, adet, gelenek ve göreneklerini unutup batıda yaygınlaşan en ufak bir şeyi dahi kendine hemencecik kültür edinen insan toplulukları tohumlarını bu toprağa ekmekte ve birçok fidan vermektedir. Ne yazık ki daha ayaklarımız bile başkası olmadığında yere basamazken, daha doğru dürüst ağzımızdan bir kelam dahi çıkamazken elimize elektronik eşyalarla oyuncak kültürünü verdiler. Zaman geçti, biz büyüdük ama değişen hiçbir şey olmadı. Bu sefer ise kültürümüz yalan söylemek, küfür atmak, hilekârlığı içimizde barındırmak oldu. Her şeyimiz değişse de bir tek kültür anlayışımız değişmedi. Oysaki çok zor değildi kafamızı çevirip geçmişimize bir göz atmak . Lakin buna ne yaşadığımız çağ izin verdi. Ne de çevremiz. Diyeceğim o ki kültür anlatılmak ile olmaz kültür yaşanılır. Kültür bir insanın öz geçmişi olmakla beraber geleceğine de ışık tutan bir fener misalidir. Büşra AKKUŞ

Ben Seni Yaşayamadım

Ben Seni Yaşayamadım

Söylenmemiş henüz En nadide şiirim Islanmamışım hâlâ Sıcak yaz yağmurları Altında Laleler koklamamışım Sen kadar Ama yaşamışım seni Her bahar İçemedim gözlerinde Doya doya seni Birleşmedi gözlerimiz İki yabancı misali Ve sen Kapadın gözlerini Sen gelince bana İçimde bir kuş uçar Kanatlanır kızıl semaya Güller açar güneşte Senin adına İhtişamı zarar verir Yalnız bana Geceler aydınlıktır Seni bilene İsterim kavuşmayı Rüyalarıma Bilirim sana dokunabilirim El ele olabiliriz Gözlerimiz konuşurken Ve ben görmekteyim Her gece rüya

Bir Damla

Bir Damla

Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan kuraklık. Son zamanlarda insanoğlunun bilinçsiz eylemleri sonucunda büyük bir hızla daha belirgin bir hale geldi. Özellikle yaz aylarında gündeme gelen kuraklık yaz ayları haber kanalları ve gazetelerin en başköşelerinde yerini almaktan geri durmuyor ama bizler hala gitgide daha hazin bir sona yaklaşan bu acı olayı görmezden gelmeye çalışıyoruz. Gün geçtikçe eriyen buz dağlarını, kuraklık sebebi ile tahrip olan bitki örtüsü yine bu sebepten yok olan orman alanları, dünya da bazı bölgelerin giderek çölleşmesi, su seviyesi kritik noktalara düşen barajları görmezden gelmeyi başarıyoruz. Aslında bu konuda bütün dünya olarak üç maymunu oynuyoruz desek yanlış olmaz sanıyorum çünkü bu saydığım şeyler hala daha gerçekleşirken bizler akan muslukları hiç düşünmüyoruz bile oysaki o boşa akan sular aslında bizim gelecekteki günlerimiz olarak damla damla yoktan yere yok oluyor. Ama bunlar millet olarak çokta umurumuzda gibi durmuyor onca uyarı, bu konuda binlerce haberlere rağmen halan daha millet olarak alışkanlıklardan vazgeçmiyoruz örneğin Pazar günleri araba yıkama âdetinden vazgeçemediğimiz gibi. Arabanın kirli veya temiz olması fark etmeden musluğu sırf adet yerini bulsun diye sonuna kadar açıyoruz. Hani bir söz vardır ya huylu huyundan vazgeçmez bizimki de o misal o araba her Pazar yıkanacak… Verdiğim örneklerden de anlayacağımız üzere çoğu kötü faktörün nedeninin bizlerin olduğu gibi kuraklığın da sebebi biz insanoğluyuz ve böyle bilinçsiz ve bencilce davranmaya devam edersek de geri dönüşü olmayan sonumuzu kendimiz hazırlayacağız. Bu senenin verilerine bakıldığında Türkiye için 2020 sonbaharının geçen 40 yıl içindeki en kurak sonbahar olduğu belirtiliyor, diyorum ya kendi sonumuzu hazırlıyoruz işte bu en büyük elde tutulan örneklerden biri. Bunların temelinde de dediğimiz gibi yine insan başrolde. Gün geçtikçe artan nüfus buna bağlı olarak çoğalan binaların doğaya verdiği zararlar ( baca dumanları, bitki örtüsü tahribi, harcanan doğal kaynaklar vb.) bizlerin eseri. Bu gidişle gelecekteki nesillere uçsuz bucaksız çöllerin ortasında mega kentler dışında bir şey bırakamayacağız. Beni bir genç olarak en çok bunu bilmek üzüyor. Evet, ben gelecek neslime oranla şanslıyım az da olsa yemyeşil ormanlar, masmavi deniz ve birçok hayvanı gördüm ve görmekteyim ama 30 yıl sonra görebilir miyim? İnanın bunu hiç sanmıyorum ama emin olduğum bir şey var ki insanoğlu böyle savurgan ve bilinçsiz olmaya devam ederse benden sonraki nesiller benim görmekte olduğum az da olsa ormanları ve denizi göremeyecek bundan eminim ve en çokta bu yaralıyor beni. Bunların hepsine dur diyebiliriz, belki bizim için büyük dünya için küçük adımlar olabilir bunlar ama emin olun sizin, benim, bizlerin ziyan etmediği her bir damla gelecek nesillerimize bir okyanus olarak kalacak. Gelin beraber sudan kentler kuralım, kuraklığa dur diyelim!

Bir Kadın Bir Anne Bir İnsan

Bir Kadın Bir Anne Bir İnsan

Özgecan Aslan, Aleyna Çakır, Döndü Bakır, Melek İpek, Neriman Kıvrak, Hatice Soysal, Seda Kösecik, Aslıhan Dal, Burcu Çiftçi, Deniz Aktaş, Sevgi Tekin…… Sadece birkaç isim değil yazdıklarım Türkiye’nin kanayan hiç durmayan yarası bu tablodur. Biri 19, biri 24, biri 45, biri 60 yaşındaydı bu yaşlar son yaşlarıydı. Birinin tek suçu boşanmak istemesi, birinin tek suçu ayrılmak istemesi, birinin tek suçu yalnız gezmekti, birinin ise tek suçu özgür olmaktı. Bu hiç bitmeyecek miydi? Önlemek için bunun artık toplumsal bir sorun olduğunu kabul etmemiz lazım, insanların kafasındaki onun karısı istediğini yapar, onun kızı istediğiyle evlendirir gibi saçma sapan düşünceleri yok etmemiz lazım bir Hadis-i Şerif’te de belirttiği gibi “Sizin hayırlınız, kadınlara hayırlı olan (iyi davranan)dır.” Türkiye’deki kadın cinayetleri son on yılda ciddi bir artış gösterdi. 2008'de 80, 2009'da 109, 2010'da 180, 2011'de 121, 2012'de 210, 2013'te 237, 2014'te 294, 2015'te 303, 2016'da 328, 2017'de 409, 2018'de 440, 2019'da 474, 2020'de 234 olmak üzere toplamda 3.419 kadın cinayete kurban gitti. Ne yazık ki Türkiye bu konuda dünyada ilk sırada çok acı böylesine berbat bir konuda ilk sıralarda olmak. Nasıl biliyor musun? Bir kadın yediği dayaktan bezmiş, boşanmak istiyor. Sonra boşanma davası açıyor boşanmak üzereyken öldürülüyor. Akşam haberlerinde kara bir haber! Kadın cinayetlerine biri daha eklendi. Genç bir kız hayatında mutlu olmak yuva kurmak istiyor. Sevgilisinin onun için iyi bir eş olmayacağını düşünüp ayrılmak istiyor. Affınıza sığınarak söylüyorum o şerefsiz ayrılığı kabul edemiyor. Nerede hata yaptım diye düşünmektense karşı çıkıp kavga çıkarıyor. O şerefsiz kızın canına kıyıyor. Akşam bir haber kızın annesi haberi alıyor aldığı acı haber yüzünden fenalaşıyor hastaneye kaldırılıyor. Diğer tarafta katilin annesi ben böyle bir çocuk nasıl doğurdum diye ağlıyor, yine bir kadın gözü yaşlı bir kadın daha var. O katil tutuklandı haberi haberlerde veriliyor bu bile bizim içimizi soğutmazken sonraki gün delil yetersizliği bilmem ne bilinmezliği gibi şeyler söylenerek serbest bırakılıyor. Adalet denilen şey nasıl oluyor da yanılıyor diye soruyoruz kendi kendimize cevap yok kimse bunu cevaplayamıyor. Bir yerde okumuştum “İnsanlık merhamet üzerine kuruludur. Merhametini kaybeden insanlığını kaybeder.” Bu ülke merhametini kaybediyor. Sen merhametini kaybetme bu ülkede ses çıkarmamız lazım hiçbir kadının kılına dahi zarar gelmesin diye. Sen, ben ve bizim gibi merhametli insanlar susup oturmak, üzülmekle hiçbir şeyi değiştiremez. Çünkü biz artık bir kadına şiddet, bir kadın cinayeti daha görmek istemiyoruz. Başta vatandaşlar, insanları genel olarak kaba kuvvete ve şiddete yönelten, dışlayıcı, suçlayıcı, bölücü nefret dilini terk etmelidir. Kadın erkek eşitliğini reddeden, kadını “erkeğe emanet edilmiş” olarak gören, kadının kahkaha atmasını ayıplayan, onu eve kapatmayı amaçlayan, hamile kadının sokakta gezmesini eleştiren, türbansız kadını perdesiz eve benzeten, kadının sadece annelik fonksiyonuna vurgu yapan, özetle kadını ikinci sınıf vatandaş derecesine indiren eylem ve söylemlerden her vatandaş kaçınmalıdır. Eğitim de kadını erkeğin altında gösteren kadını sadece evinde oturarak anlatan her kitap baştan düzenlenmeli çocuklarımız ilk eğitimlerinden kadın erkek eşitliğini öğrenmeliler. Halk eğitiminde de kadınlar için, yasal haklar ve özgürlükler konusunda özel kurslar düzenlenmeli, ayrıca kadını özgürleştirici ve destekleyici beceriler öğretilmelidir. Ülkemizde halen daha kadını ikinci sınıf vatandaş olarak gören zihniyetler ve kesimler bu düşünceden vazgeçmelidir. Erkek egemenli ve kadının eve kapanmasını söyleyen söylemlerden vazgeçilmelidir. Bunun yanı sıra sohbet meclislerinde kadının haklarına ve kadının önemine yer vermelidir. Mahkemeler, evet bu konuda çok daha dikkat edilmeli bu katillere, “duruşmalardaki terbiyeli tavrı”, “pişmanlık göstermesi”, “takım elbise giymesi ve kravat takması” gibi saçma sapan gerekçelerle “iyi hal indirimi” uygulamamalıdır. Ve savcılar kendilerine gelen davalarda kendi eşleri, kızları, anneleri, kardeşleri tehdit altındaymış, onların hayatları tehlikedeymiş gibi değerlendirmelidir. Dişisine kötü davranan tek hayvan insanoğludur (Jack London). Artık bu bitsin sende buna dur de… Doğancan GÜZELBABA

BİR YALINLIK OLARAK YALNIZLIK

BİR YALINLIK OLARAK YALNIZLIK

Yalın sözcüğü düşünce, söz ve yazı için karmaşık olmayan, anlaşılır, gösterişsiz, süssüz ve sade demektir. Peki biz insanlar için yalınlık nedir? Yalınlığın bize yansıması karmaşık olmayan, sade ve gösterişsiz anlamları mı? Yoksa biz yalınlığı çok farklı bir sözcük ve hayat prensibi olarak mı algılıyoruz? Yalnızlığın sözcük kökenine baktığımız vakit sözcük eski Türkçede ‘’yalınmış’’ olarak karşımıza çıkıyor. Yalın olmanın getirdiği özelliklere ve gerekliliklere sahip olmak anlamı çıkıyor bu etimolojiden. Yalın olmak bir sanatın icrasıdır. Çünkü kurgu yoluyla, makyajlı hayatlarla, perdeli sözlerle ve maskeli yüzlerle herkes yaşayabilir ve kendilerini bu hayat temposunda yaşatabilirler. Ben size tüm bu oyunları, gerçek dışı standartları elinizden alarak hayatınızı yaşamanızı ve yine tüm gücünüzle ‘’buradayım’’ demenizi istesem kim bilir ne havlular atılacak saha dışına? Yalın olmanın beraberinde getirdiği en büyük silah sade, gösterişsiz olarak diğer herkesi bir adım geride bırakmaktır. Düşünsenize diğerlerinden üstün olmanıza olanak sağlayan şey aslında bir hiçlik. Ama öyle bir hiçlik ki her şeyden büyük. Karşısına hangi değeri hangi karmaşık yapıyı koyarsanız koyun sonuç yine yalınlık büyüktür gelecek. Yalınmış bir hayat için kaçımızın cesareti var? Kaçımızın aslında olduğu kişiyi açığa çıkarmaya yüreği var? Hayat öyle bir hâle geldi ki farklılıklar ve çeşitli renkler toplumu rahatsız ediyor. İnsan bu durum karşısında içerisinde kendisine ait kalesinin duvarlarını örüyor ve sadece içerisinde kendi gibi yaşayacağı bir dünya yaratıyor. Biz insanoğlu bu evrene 8 milyar dünya borçluyuz. Her birimiz içte yaşanılan, gökkuşağı parlamayan, yağmurları yağmayan ve kişinin kendi içerisinden taşmayan dünyalar borçluyuz. Öyle bir hak ki insan öldürmek de değil. Bir dünya öldürmek. Nehirleri bizden farklı akıyor diye kaç nehir kuruttuk haberimiz var mı? Semasının rengi bizimkiyle örtüşmüyor diye kaç semayı söndürdük hiç düşündük mü? Ya da kaç kişi bizlerin içerimizde büyüttüğü dünyanın yeşil yapraklı ağaçlarını kuruttu? İçerimizdeki kuşların cıvıltısının sonsuz kesilmesinin sebebi kimdir ey ütopya sakinleri? Peki tüm bu yaşananlardan sonra yalın olmak yalınmış bir kişi olmak benim, senin, bizim hakkımız değil mi? Yalnız olmanın verdiği huzuru ve değeri dünyası yıkılmış, tek mevsim yaşayan insana sorun. Artık insanları bırakın da dünyalarını yaşatsınlar. Yalınmışlığın verdiği özgüveni ve özgünlüğü hissetsinler. Hepimiz katiliz desem ne düşünürsünüz? Cana kıyan, bir kimseyi öldürene katil denir. Oysaki nice canlar feda edildi, nice hayatlar söndü bir hiç uğruna. Sorarım size bu hayallerin, bu dünyaların katilleri için de bir mahkeme var mı? Ne zamandan beridir dünyaları yıkmak normal karşılanır oldu? Tüm bu gelişmeler insanı aynı olmaya itti ve evrene asıl anlam kazandıran farklılık kayboldu. Bizlerin de bu insan soykırımında parmağımız var belki dolaylı belki dolaysız. …. Bir yer var biliyorum Her şeyi söylemek mümkün Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum Anlatamıyorum. .... Demişti şair. Evet bir yer var biliyorum ve her şeyi söylemek de mümkün. Ben bu yerin yolcusuyum. Burası öyle bir yer ki ütopya şehrinin distopya bölgesi deniyor oraya. Yolcuyum. Yolcusuyum bir yalnızlığın. Peki benimle bu yolculuğa çıkmaya var mısın?

CENNET BAHÇESİ GÖBEKLİTEPE

CENNET BAHÇESİ GÖBEKLİTEPE

Cennet Bahçesi Göbeklitepe İnsanlık tarihi adına şimdiye kadar bildiğimiz, duyduğumuz tüm bilgileri tekrar gözden geçirmemize sebep olan Dünya’nın İlk Tapınağı olan Göbeklitepe Şanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 22 km kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında yer alan dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğudur. 1994’te sürüsünü otlatan bir çoban, Şanlıurfa’nın 22 km kuzey doğusundaki Göbekli Tepe’de dikdörtgen şeklinde üzerinde oymalar olan taşlar buldu, yetkililere götürdü. İstanbul’daki Alman Arkeoloji Enstitüsü görevlisi Klaus Schmidt, bölgeye giderek incelemelere başladı. Gün ışığına çıkarılmasından bu yana 20 yıldır kazılar devam etmekte ve bulunan her kalıntı yeni bir şaşkınlık uyandırmaktadır. Yapılan bu kazılar sonucu 19 yılda toplam 6 tane tabaka ortaya çıkarılmıştır. Yapılan araştırmalarda 20 adet tabakanın daha olduğu tespit edilmiştir. Göbekli Tepe, Neolitik Dönem’e ait olan en eski yapı ve aynı zamanda bilinen ilk ibadethane özelliğini taşımaktadır. Hazreti İbrahim’in Tapınağı olduğunu, Sirius’a tapmak için inşaa edildiğini, henüz bütün sırları aydınlatılamayan Stonehenge ile paralel ve benzer bir inanç olduğunu söyleyen arkeolog, tarihçi, astronomlar var. Göbeklitepe için dünyanın en eski tapınağı, “Dinin doğdu yer” ve hatta “Cennet Bahçesi” (Aden Bahçesi) deniliyor. Tarih kitaplarını tamamen değiştirdiği gerçek ama “Cennet Bahçe”si olabilir mi? Alman arkeolog Schmidt, kutsal kitaplarda yer alan Adem ile Havva’nın kovulduğu Cennet Bahçe’sini Şanlıurfa’da olduğunu iddia ediyor. Göbekli Tepe’nin kutsal kitaplarda tasvir edilen yer olduğunu ileri süren arkeolog Klaus Schmidt, bulguların bunu ispatladığını savunuyor.
Schmidt, 14 bin yıl öncesine ait buluntulardan yola çıkıp Adem ile Havva’nın yasak elma ağacının meyvesinden yiyerek kovuldukları yerin “Göbekli Tepe” olduğunu ileri sürüyor. Göbeklitepe de dikkat çeken bulgular Göbeklitepe’deki tapınakları tasarlayanlar ve inşa edenlerin kim oldukları hala kesin olarak bilinmiyor. Bazı arkeologlar avcı toplayıcı olan bu topluluğun şamanik bir düzende organize olduklarını tahmin ediyorlar, yani tüm bu düzenin ardında şaman bir din lideri var. Ancak diğer bir görüş şaman liderlerin daha çok Antik Mısır’dan bildiğimiz özel bir rahip sınıfına dönüşmüş olduğu yönünde. Bu görüş bugüne kadar bilinen bilimsel verilerden çok daha önce toplumsallaşmanın gerçekleştiğini, insanların hiyerarşik düzende belirli sınıflara göre organize olduklarını ortaya koyuyor. Boyları 3 ila 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların taşınıp dikilme işlemlerinin de bu organizasyon sonucu gerçekleştiği tahmin ediliyor. Yani her işlem için belirli bir grubun çalıştığı ve idareci rahiplerin tüm topluluğu ve aynı zamanda törenleri yönettiği bir sistem olasılığı öngörülüyor. Kazı başkanının hipotezi ise Göbeklitepe’nin ölü gömme yeri olduğu yönünde. Her ne kadar şimdiye kadar ölülere ait kemikler bulunmasa da zeminin altında ya da henüz kazılmamış duvarların arasında kalıntılar olma ihtimalinden söz ediliyor. Bu görüş Göbeklitepe’de yapılan tüm ayinlerin ölü gömme töreni olduğunu ve bu törenler sebebiyle büyük bir grubun bir araya geldiğini savunuyor. GÖBEKLİTEPE’DE ÇIKAN SEMBOLLER VE ANLAMLARI: A-F YAPILARINDA YER ALAN FİGÜRLER,SEMBOLLER VE ŞİFRELERİ: Dikili taşların üzerindeki kimi arkeoloğa göre insan kollarını, kimilerine göre ise töreni icra eden din adamının atkısını Betimleyen şekiller vardır. Bu kollar dikilitaşın baş bölümünün bitiminden başlamakta ve gövdeyi dolanarak ön tarafta birleşmektedir. Ön tarafta görünen şekiller ise kimine göre el, kimine göre de püskülleri tasvir etmektedir. Ancak bu şekil dikilitaşların tamamın da yoktur. Yine motifler üzerinden hareket edecek olursak, dikilitaşlar da yılan, yılan ağı ve koç motifleri bir arada kullanılmıştır. Dİkilitaşın üst tarafında görülen bir yılan ağı ya da örgüsüne ait olduğu sanılmaktadır. Altında yer alan dört ayaklı hayvan ise büyük ihtimalle bir "Koç" dur. Koç motifinin MÖ 2. bindeki Hitit yazılı kaynaklarındaki "her şeyin suçlusu (günah keçisi)" olabileceği değerlendirilmektedir. O zaman bu dikilitaşta her insan için korkutucu olan "yılan ağının" "kötülük" "Koç'un" ise "her şeyin suçlusu" anlamında bir dinsel tören tasviri olduğunu iddia edebiliriz. Özellikle dikkat çeken bir sembol ise Turna'dır Turna su kuşudur ve Fırat- Dicle Vadisinde sıklıkla bulunur. Antik dönemde bereket tanrıçası Demeter'in kutsal hayvanıdır ortaya çıkması yeşermenin ve tohum atmanın zamanı geldiğini gösterir. Turnalar tek eşli olarak yaşarlar ve birlikte dans ederler Buradan tek eşli yaşamın Göbeklitepe'de başlamış olabileceği sonucunu çıkaran Arkeologlar mevcuttur. Boğa, tilki ya da yılan sembolleri tehlikeleri ‘’ kovucu bekçi’’ sembolleri olarak da kabul edilebilir. Bu durumda Göbeklitepe bir ölü kültü anıtları alanı olabilir. Göbeklitepe'de en çok rastlanan figür yılanlara aittir. Yılan taşıyan bir baş heykeli Nevali Çori’de bulunmuştur. Resim itibarıyla zehirli engerek yılanına benzemektedir. İnsan başı ile birlikte düşünüldüğünde yılan Taşıyan güçlü koruyucu olarak anlaşılabilir. Bu yılanlı insan başını göbeklitepe'deki dini ritüelleri yöneten şamanlardan birisine ait olduğu İleri sürülmektedir. Özetlemek gerekirse göbeklitepe'de T dikilitaşların da gördüklerimizde öncelikle bir soyut Sembol söz konusudur H biçimindeki işaretler ve 90 derece çevrilmiş versiyonlar, daire, yatay ve dikey konumdaki yarım ay, yatay şeritler, boğa ya da koçbaşı, yılan ve yılan yumağı, Asya aşağı, Ceylan tilki, keçi sürüngen olarak tanımlanabilecek dört ayaklılar Böcekler ve örümcekler görünmektedir KAYNAKÇA : https://www.kenanyelken.com/gobekli-tepe-figurler-semboller

Duyulmak İstenen

Duyulmak İstenen

Kaybolmak istiyorum Kulaklarda Bir keman telinden uzaklaşan Notalarla Bir sada olayım kulaklarda Ne tatlı ne acı olayım Beklenen olayım İstenen olayım Kapama kulaklarını sessizliğe Bir başka telden dinle beni Kafanda dolaşsın dursun yankılarım Seni esir alsın notalarım Tellerle dans ederken arşe Benimle bir ateş karşısında Kahve yudumlamanı isterdim Her yudumda Notaları da içerdik Doya doya duya duya Mustafa Çalık

EBRU SANATI

EBRU SANATI

Hayallerin Su Üzerindeki Dansı Renklerin, boyaların ve hayallerin su üzerinde gezmesi diyebiliriz. Tarihçesi ve ortaya çıkışı 400 yıl kadar bir geçmişi olduğu çeşitli kaynaklarda yazmaktadır. Geleneklerimizde ve Osmanlı'da çok kullanılan bu sanatın şimdilerde uygulanması pek de yaygın değildir. Kitre sayesinde yoğun su üzerinde özel olarak hazırlanan malzemeler ve boyalar sayesinde yapılmaktadır. Doğu topraklarından Avrupa'ya yayılması nedeniyle Ebru sanatına Türk kâğıdı denilmiştir. Bu sanatın nerede çıktığı tam olarak bilinmemektedir. Çeşitli İran kaynaklarında Hindistan'da bazı kaynaklara göre ise Türkistan'da ortaya çıktığı belirtiliyor. Ebru sanatını sadece Orta Asya ile sınırlı kalmayıp Avrupa'ya da yayılmıştır. İlk önce Almanya'da ardından Fransa, İtalya ve Amerika'da örneklerine rastlanmıştır. Bu sanatın köklerinin 9. ve 10. yüzyıllara kadar uzandığı söylenir. Halen günümüzde devam eden bu önemli mirasımız 2014 yılında UNESCO tarafından dünya miras listesine alınmıştır. Osmanlı padişahlarının sanata ve bilime önem verdiğini biliriz. Osmanlı saraylarında birçok Ebruzen yetiştirilmiş, hatta III. Ahmet'in hat ve ebru sanatına ilgi duyduğu bunlarla ilgili çalışmaları olduğu söylenir. Bu dönemde ebrulu kâğıtların devlet belgelerinde kullanıldığını belirtilir. Buradaki amaç tahribat girişimini engellemeyi amaçlamıştır. Günümüzde çek, senet ve paraların üzerindeki karmaşık desenlerin mantığı buna dayanır. Günümüzde boyaların suyun üzerinde dans ettiği bu sanat ‘’suyu yüzü’’ resmi özelliğini yitirmeden köklü değişikliklerle zanaattan sanata dönüştü. Resim, minyatür, fotoğraf gibi diğer sanatlarla birleşerek yeni eserler ortaya çıktı. Filmlere, dizilere konu olan bu efsanevi ve terapi özelliği taşıyan sanatın değeri de arttı. Ebru sanatında kullanılan malzemeler de tamamen doğadan elde edilen özel malzemelerdir. Ebru sanatından ayrıca yüksek bilgi ve beceri deneyimlerine sahip olan Fuat Başar 2010 yılında yaşayan insan hazinesi ilan edilmiştir. Bu sanatın gerekliliğinin devamına inandığı ve Türklerin bu sanattan vazgeçmemesi gerektiğini söylemiştir. Bu bakımdan az sayıdaki sanatsal faaliyetlerimiz desteklenmeli, onlara sahip çıkılmalıdır. Türk kâğıdı süsleme sanatımız olan Ebru sanatımızı tanıtmaya geliştirmeye ve bu sanata önem vermeye devam etmeliyiz.

EN

EN

Hayatta duygular olmaksızın yaşamak mümkün müdür? Bir gün başımızı yastıktan kaldırıp gün sonu yine yastığa başımızı tekrar koyduğumuzda yüzlerce farklı duyguya maruz kalıyoruz. Her insanın bir gününde bu duygu seli bulunmaktadır. Mutluluk olmadan, üzüntü olmadan, pişmanlık olmadan, heyecan olmadan bir ömür yaşanmaya değmez. Nasıl ki bir yemeği baharatlar güzelleştiriyorsa, o yemeğe bir farklılık kazandırıyorsa duygular da bizlere bir güzellik bir farklılık katarak biz insanoğlunu özgünleştiriyor. Yıllarca esaret altında bulunan bir mahkûmun parmaklıklar ardına geçişi, bir annenin askerden gelen evladını karşılaması, bir babanın çocuğunu ilk kez eline alması, tarlasında ilkbahar yağmuru altında göğe ellerini açarak dualar eden çiftçiyi; duygular olmadan nasıl anlayacaktık? Onları duygular olmadan nasıl betimleyecekti yazarlar, duygunun varlığı olmasaydı en güzel mısralarını nasıl yazacaktı şairler? İçimiz kıpır kıpır olduğunda ‘’Nasılsın?’’ sorusuna duyguların şahsiyeti olmasa nasıl cevap verecektik? Duygular her insanda az ya da çok tezahür eder. Kimisi için mutluluk tanımı kimisi için üzüntü tanımıdır. Duygular hem tanımları yönüyle hem de oranları yönüyle kişiden kişiye farklılık gösterir. Örneğin ben sevgimi sözle, düşünceyle ve hareketlerimle belirtirken başka biri sevgisini sadece içinde yaşayabilir. Bu durum, bu kişinin daha az sevdiğini göstermez. Ayrıca duygu oranları da farklıdır. Bende şaşkınlığın tezahürü yoğunken sende yüzeysel olabilir. Duygu yoğunluklarının farklı olması sebebiyle bazen bir duyguya ‘’en’’ sıfatını yüklemiş oluruz. En sevdiğim anım, en mutlu olduğum şarkı, en üzgün olduğum gün, en korktuğum an, en utandığım hatıram… Cümle başına bir ‘’en’’ getirerek o duygunun en yoğun yaşandığı ‘’an’’lar oluşur belleğimizde. Yaşanan olayın bize tesiri ne derece etkiliyse hatırlanma ve o duyguyla özdeşleşme oranı da o derece artıyor. Bir çocuk için ‘’en’’ mutlu olduğu an yeni bisikletiyle kavuşması olduğu gibi bir yetişkin için de ‘’en’’ mutlu olduğu an evladını kolları arasına almasıdır. Hayat devamı boyunca duygulara vereceğimiz isimler de anılar da değişecek. En mutlu günüm sözüyle başlayan bir cümle beyinde fırtınalar koparır. O günkü tutulan bellek zorlanır ve yavaş yavaş açığa çıkar bilgiler. Şimdi senden isteğim ‘’en’’ mutlu gününü düşünmen. En heyecanlı olduğun vakti gözlerinden geçirmen. En sevdiğin şarkıyı mırıldanmanı istiyorum. Umarım sesin de güzeldir😊 Neler hissettin, belleğini zorladın mı? Aklına bir duyguyla veya bir durumla ilgili ‘’en’’ sorusu sorulunca ışık hemen yandı mı? Yoksa bu günleri, anıları seçmekte zorlandın mı? Eğer aklına anında bir gün veya bir anı gelmediyse üzülme. Sen daha en güzel gününü geçirmemişsin, en heyecanlı vaktini yaşaman için gün sayıyorsun, en acı günün için habersizsin? Veya tüm bunların dışında senin için bir duygunun aşırılığı yok. Sen tüm duyguları eşit yaşıyorsun. Yolda çift kedileri görünce de hayatının insanıyla tanışınca da aynı yoğunlukta mutluluk saçıyorsun yüzüne. Dilenen bir çocuğa bakınca da vefat etmiş annenin yüzüne bakınca da aynı acıyı yaşıyorsun. Bu kötü bir şey mi? Tabi ki asla. Aslında sen duyguları hep dorukta yaşadığın için senin duygu ‘’en’’lerin yok. İçinden kelebekler uçurtan her olayda sen mutlusun. Gözyaşını içine içine akıttığın her olayda acının en doruğunu yaşıyorsun. Aslında diğerleri için bir tane olan ‘’en’’, seni tüm anılarda kuşatıyor. Dön bir bak arkana. Ne de çok anlatacağın ‘’en’’li hikayelerin var😊 Benim hiçbir zaman bir konuda, bir olayda, bir durumda ‘’en’’ seçimim olmadı. Çünkü benim mutlu olduğum zamanlar birbirleriyle kıyaslanamayacak derece güzeldi. Çünkü benim acı çektiğim zamanlar, biri bir diğerini aratmıyordu. Çünkü heyecanlandığım zamanlar kalbim hep aynı atıyordu. Birinin en mutlu olduğu günü bilmek için ‘’en mutlu olduğun gün?’’ sorusu sormak yerine o kişiye unutamayacağı bir mutlu gün armağan edin. Aklında yer edinin. Sizi her mutlu olduğunda anımsasın. Bazen gözler bir noktaya dalar ve bir anlığına tüm seslere kulaklar kapatılır. Tam da bu anda hafif bir gülümseme kaplar yüzümüzü. İşte o gülümsemenin sebebi siz olun. Kötü geçen bir günü, mutlu bir şekilde bitirten siz olun. Boş verin diğer tüm soruları. Siz güzelliğin sebebi olun. Hayat kısa ve umarım sen birilerinin yüzündeki gülümsenin sebebi oldun. Hayat kısa ve umarım sen bir çocuğun amansız gülmesinin sebebi oldun. Ve hayat kısa, umarım sen kendi mutluluğunun, sevincinin, heyecanının sebebi oldun. Sorular yerine anılar biriktirin artık. En güzel duyguları yaşamanız ve yaşatmanız temennisiyle… Kalın sağlıcakla, mutlulukla, huzurla.

GÜNÜMÜZDE GENÇ OLMAK

GÜNÜMÜZDE GENÇ OLMAK

Gençlik, 15-24 yaşları arasında biyolojik, fizyolojik, psikolojik vb. gelişime en çok açık olduğumuz zaman dilimidir. Her çağın, zamanın gidişatına göre gençlik denilen olgu şekil almaktadır. Hayatımızın çoğu yerinde karşılaştığımız ‘Bizim zamanımızda...’ cümlesinin pek bir anlamı olmayacağı gözle görülebilmektedir. Yapılan bazı bilimsel araştırmalara göre en erken yaşta meslek, gelecek, geçim kaygısı gütmeye başlayan genç nüfusu ile ülkemiz ön sıralarda yer almaktadır. Buna sebep olan birçok etmen vardır. Bu etmenlerin başını aile bilinci ve bulunduğumuz çevre çekmektedir. Çoğu zaman ailelerimiz bizim için seçim yapmak isterler, bizden doktor olmamızı yüksek makam mevki sahibi olmamızı, toplum içinde saygı gösterilen ve kabul edilmiş bir birey olmamızı... Her ne kadar bizim için kötü bir şey istemeseler de kabul görülen bir meslek değil, kendi içimizde kabul edebildiğimiz ve destekleyip sevdiğimiz meslekleri yapmamız bizim daha çok yararımıza olacaktır. Yine hayatımızda pek çok kez duyduğumuz ‘yediği önünde yemediği arkasında ‘ sözüne değinmek istiyorum. Gençlik ve çocukluk dönemindeki bireylerin ailesine fiziksel ihtiyaçtan çok psikolojik ve manevi olarak daha çok ihtiyaç duymaktadır. İlgi görmek gençlik dönemindeki bireylerin en doğal hakkıdır. Bu dönemde fikirlerini belirtebilen bireylerin ileriki hayatlarında çekingen bireylere göre daha başarılı daha aktif ve daha özgüvenli olduğu gözlemlenmiştir. Genç bireylerin aile içinde söz hakkına sahip olması her ne kadar dikkate alınmış olmasa da önemli bir detaydır. Yine çok önemli gördüğüm bir detayı vurgulamak istiyorum ‘onun çocuğu... kazanmış, onun çocuğu şunu şöyle yapıyor...’ Hiç bitmiyor değil mi onun, bunun çocukları? Hayatımıza karabasan gibi çökmüştür aslında. İyi yapamadığın bir sınava akraba çocuklarıyla, yakın komşu çocuklarıyla girdiysen evin yolunu uzatmak istersin. Hep yarış atı gibi başkalarıyla yarıştırılıp başkalarıyla kıyaslandık. Biz herkes olmayı değil de kendimiz olmayı seçtiğimiz için bu yorgunluğumuz...

Hayatın Tadını Çıkar

Hayatın Tadını Çıkar

Yaşamak... Ne kadar güzel değil mi? Bana bir gün yaşamak nedir diye sorulsa sanırım cevabım haz duymak olurdu. Eğer görmek, tatmak, duymak, koklamak, hissetmek gibi hisler bana keyif vermiyorsa ne önemi var ki yaşamamın? İçimden geleni tabii ki kimseye rahatsızlık vermeden yapamıyorsam ne önemi var nefes almamın? Hadi aç gözlerini! Baksana gecenin gündüzle uyumuna ve hatta doluya ve kara. Gördün mü? Doğa sana göz kırpıyor. Derin bir nefes al, ciğerlerinde hisset denizin o mis kokusunu ya da ıslak toprağın burnuna dokunuşunu! Dilinde acılık mı hissettin yoksa o da ne? Dilini ısırmışsın. Peki, duydun mu, sevdiklerinin sana fısıldadıklarını? Ya da müziğin artık kulaklarını çınlattığını. Öptüğünde dudağındaki o hissi hatırlıyor musun? Ya da öpüldüğün de hissettiğin o mutluluğu? Doya doya yaşa. Çünkü sen bu dünyadaki en güzel şeysin. Peki, bu kadar güzel histen bahsetmişken üzülmenin, acının hatta ağlamanın da bu hayatta yeri yok mu? Ağlamanın da tadını çıkarman gerektiğine inanıyorum. Yaşların gözlerinden yanağına doğru ıslaklık bırakırken kim olduğunu değil ne olduğunu hatırlayarak ağlaman senin bir nebze de olsa içini rahatlatmanı sağlayacak. Ağlamak, insana gülmek kadar yakışan, kıymeti bilinmesi gereken bir histir. Yaşamayı bilirsen hayat gerçekten çok güzel. Biliyorum bazen işlerin kontrolden çıktığını. Bazen çaresiz hatta yapayalnız hissettiğini. Ama inan bana bunlar bizim ders almamız ya da biraz daha olgunlaşabilmemiz için başımıza gelen aksilikler. Bu tarz olaylar yüzünden hayata küsmek yerine derin bir nefes alıp bu olayın önceki halini düşünüp şimdiye bakman. Çünkü senin sana ihtiyacın var. Her şeyin bir çıkar yolu vardır. Sen sadece kendine odaklan. Çünkü sen sana verilmiş en büyük hediyesin. Sen sana mucize olduğunu aklından çıkarma yeter.